İsmail Kaygusuz
Büyük Mutasavvıf, Alevi Ozanı ve Bilgesi Kaygusuz Abdal Sultan
"Ademoğlu yerde ve gökte var olan cümle eşyanın en güzidesidir"
Kaygusuz Abdal
1. Kaygusuz Abdal'a Yeni Ad Bulma (ve Sünnileştirme) Çabalarıabdalmusa07.jpg
Alevi-Bektaşi sözlü ve yazılı geleneğinde Kaygusuz Abdal'dan çoğunlukla
"Kaygusuz Sultan", "Baba Kaygusuz", "Kaygusuz Baba", "Kaygusuz Sultan
Abdal" diye söz edilmektedir. Kendisi şiirleri ve düz yazılarında en
çok "Kaygusuz ve Kaygusuz Abdal"ı kullanmıştır. Ayrıca birkaç şiirinde
tasavvufi anlamda "kul ve miskin" sıfatlarıyla "Kul Kaygusuz, Miskin
Kaygusuz, Miskin Sarayi" adlarını görmekteyiz. Kaygusuz Abdal'ın asıl
adının Alaaddin Gaybi olduğu sonucuna varılıp, söz konusu tartışma
noktalanmış görünüyor. Kaygusuz'un yapıtlarıyla akademik dereceler elde
etmiş Türk-İslam sentezcisi Abdurrahman Güzel, bu ismin babalığını
yaptığı gibi, Kaygusuz'u Hanefi inancı dairesinde Sünnileştirmekten de
geri kalmamıştır. "Sen insanı sorarsan / Hak'tan ayrı değildir / Sıfatı
zat-ı mutlak / Hırkası çar pareden" diyen Kaygusuz Abdal'a yeni ad
koyma ve Sünnileştirme gibi bilinçli çabalar boşunadır. Hangi
gerekçeyle yaklaşılırsa yaklaşılsın, tarihsel gerçekler değiştirilemez;
sadece çarpıtılmış olur. Şimdi Kaygusuz Abdal'ın, önemsemediği için iki
kere kullandığı tartışmalı göbek adı (!) üzerinde duralım; yani
"Dolapname" ve "Hünername" adlı kasidelerinden bazı beyitler geçerek,
Alaaddin Gaybi uydurma adını açıklığa kavuşturmak gerekiyor.
Dolapname'den:
"...
Baka yurdı degüldür ki bakasun
Fena ehli tıtar bunda otağı
Bu dünya bir büyut'l - ankebut'tdur (=örümcek evleri)
Pes ol oldı negeslerin duzağı
Alai Gaybi bunda tekye kılan
Hak'un fazlı durur ancak tayağı
Sabır seccadesin altına almış
Tevekkülde kuşanmışdur kuşağı
Sözini Kaygusuz arife söyle
Ne bilsün şekkeri tana buzağı"[1]
"...
Cihanın varlığı baştanbaşa hep
Bela yurdudürür mihnet ocağı
Resul buna çü beyt-ül- ankebut (akrep evi) der
Pes ol olur nekeslerin duzagı
Baka ehli fenada mülk edinmez
Bakadır onların yeri durağı
Alai Gaybi bunda tekke kılmaz
Hak'ın fazlıdürür ancak dayagı
Sabır seccadesin altına salmış
Tevekkülden kuşanmıştur kuşağı
Sözünü Kaygusuz arife söyle
Ne bilsün sükkeri dana buzagı"[2]
Değişik ellerden çıkan menakıbnâmelerde farklı sözcüklerle yazılmasına
rağmen, su dolabının ağzıyla konuşan Kaygusuz, bu dizelerde dünyayı
kötülüyor gibi görünse de, asıl bu şiiri yazdığı Şam ve Halep
yöresinden söz ediyor: Büyük sıkıntıların yaşandığı, eziyetlerin
çekildiği belalar yurdudur ve sineklerin tuzağı olan örümcek ağıdır
buralar. Sonsuzluğa kadar yaşanacak yurt değildir ki, insan burada
otağını kursun. (Hele Kaygusuz gibi enelhakçı (vahdet-i vücudcu) ve
pantheist (vahdet-i mevcudcu) mutassavvıfın yaşatılacağı yer hiç
değildir; aynı yıllarda derisi yüzülen Seyyid İmaddedin Nesimi'nin
henüz kanı kurumamıştır Halep'te. Belli ki, Şeyh Bedreddin'den
istedikleri gibi, Kaygusuz Abdal'dan da Kahire'dekine benzer bir tekke
kurmasını istemişti ora halkı. Tanrı'nın keremi ona dayanak-destek
olmadıkça Alai Gaybi burada tekke kurmaz. Çünkü onun altındaki sabır
seccadesi, belindeki ise tevekkül kuşağıdır. Kaygusuz sen bu tatlı
sözlerini anlayanlara söyle; danalar buzağılar şekerin tadından ne
anlasın?
Minbernâme'den:
"...
Eğer malin var ise kavm ü kardaş
Cihan halkı seninle cümle yoldaş
Eğer kendü halinde bir aşıkdur
Ana derler ki iş sevmez ışıkdur
Aşık olsam adım tenbel Alayi
Eğer sofi isem derler mürai
Ha bir cenkdir biri birin beğenmez
Arifler Hak'dan özge nesne bilmez
....
Ko sözü fariğ ol Kaygusuz Abdal
Ki sözden açılur cümle kil ü kal"[3]
Kaygusuz Abdal burada da toplumsal anlayış ve ilişkilerden dert
yanmakta. Sonra insanların "dediklerini ve senin aşık halini kimse
anlamadığına göre, konuşmaktan vazgeç; dedikodu zaten boş sözden çıkar"
diyor. Sözde âşık olan iş sevmezmiş; bu yüzden kendisine de "tembel
Alayi" diye çağırırlarmış.
Bu şiirlerde geçen "Alai (Alayi)" sözcüğü sadece bir toponymon'dur
, yani Gaybi'nin (Kaygusuz Abdal'ın) nereli olduğunu
göstermektedir. "Alai (Alayi)" sözcüğünü, "Alaeddin" adının, "Seyfi,
Bedri, Şemsi vb." gibi, kısaltılmış biçimi olarak tanımlamak bir
zorlamadır. Bize göre Rıza Nur'un "Alaylı Gaybi" tanımlaması doğrudur.
Buradaki "Alai (Alayi)", tıpkı "Rumi (Rumlu), Şami (Şamlı), Sarayi
(Saraylı), Ahlati (Ahlatlı)" gibi, "Alaylı, yani Alaiyyeli"
anlamındadır. Şehabeddin Ömeri, "Mesaliku'l-Ebsar" adlı yapıtında 14.
yüzyılda, "Ermenek memleketinin deniz kıyısında Alaiyye şehri vardır
ki, halk arasında "Alay" veya "Alaya" diye bilinmektedir" diye
yazıyor.[4] Kaygusuz Abdal da Alaiyye yerine kullanılan "Alay" adından
"Alai-Alayi" (Alaylı) sıfatını üretmiş ve konuştuğu Türk dilinin
kuralını uygulayarak isimden önce yazmıştır. Kaygusuz'un bazan aynı
anlama gelen Arapça ve Farsça sözcükleri Türkçesiyle bir arada ve çok
kere de onları ana dilinin kurallarına göre kullanmış olduğu bilinir.
Kaygusuz Abdal, Abdal Musa Sultan'ın huzurunda özünü dar'a çekip ikrar
verdikten sonra, yola girerken ikinci kez dünyaya gelmiş sayıldığı
için, aldığı (Kaygusuz Abdal) yeni adıyla, biyolojik doğumunda verilen
adı üstünden atmış. Bir daha onu kullanmamıştır. Bir mesnevisinde,
"Abdal Musa'ya kul oldı candan / Çekti elini iki cihandan" diyerek bunu
açıklamıştır.
Alevi-Bektaşilikte Muhammed-Ali yoluna girmek "yeniden doğmak ya da
ikinci kez doğuşa ermek" sayılıyor. Yolun ilkelerini ve
yükümlülüklerini kavrayacak yaşa gelmiş evli ya da bekar adaylar ikrar
vererek, "yol oğlu, yol evladı" olurlar. Edip Harabi bir nefesinde,
sıkışıp kaldığı şeriat dar boğazından, ikrar verip yola girdiği 17
yaşında ikinci kez doğuşa ererek, kurtuluş imkânı bulduğunu söylüyor:
"Berzahtan kurtulup çıktım aradan
Onyedi yaşında doğdum anadan
Muhammed Ali Hilmi Dedebaba'dan
Çok şükür hamdolsun geldim imkane"
Bu kavramın Heterodoks İslamda (Alevilikte) ilk ortaya çıkışı
proto-İsmaililere dayanmaktadır. 879 yılında Güney Arabistan'a
gönderilmiş ilk İsmaili Dai'si Mansur el Yaman (ölm. 914) olarak
bilinen İbn Havşab'ın, "Kitab al-alim wa'l- Ghulam (Bilgin ve
Öğrencisinin el kitabı)" adı altında yazdığı, İsmaililik inancına
girişin ilkelerini belirleyen yapıtta bu yola girişi, yeni bir isimle,
"ikinci ya da yeniden doğuş" olarak tanımlandığını görüyoruz. Aynı
inancın mensubu olan Kaygusuz Abdal bu süreçten geçmiş; nasıl ki Harabi
"onyedi yaşında, Mehmet Ali Hilmi Dedebaba"dan doğmuşsa, o da aynı
yaşlarda yola girerek Abdal Musa Sultan'dan ikinci doğuşunu yaşamış ve
"yol oğlu" olmuştur.
Alaiye sancak beyinin oğlu Gaybi'nin "Kaygusuz" adını alması Menakıbnâme'de şöyle anlatılıyor:
"Gaybi, bundan sonra beğzadeliği tamamen terk ve maddi hayatın
alayişinden (gösterişinden) feragatla, dervişliği ihtiyar etmiş, zahir
(dış) alemin kayıt ve alaikinden (ilgilerinden) nefsini tecrid
etmiştir. Bundan sonra Abdal Musa Sultan, sünnet nazarıyla Gaybi'nin
yüzüne baktı ve: ‘Gaybi, kaygudan reha buldun (kurtuldun), şimdiden
sonra Kaygusuz oldun' dedi. Gaybi yüzünü yere koyup meskenet
(miskinlik) gösterdi. Sultan bu sözleriyle Beğzade'nin ismini
‘Kaygusuz' diye söyledi. Bundan itibaren Gaybi Beğ'in adı ‘Kaygusuz'
oldu."[5]
Menakıbnâme'de
"...ehl-i tarik içinde ma'ruf ve meşhur Dilguşa (gönüle ferahlık
verici, içaçıcı) sahibi Kaygusuz Baba Sultan k.s. Alaiye Sancağı
Begi'nin oğlu idi. Adına Gaybi derlerdi"
biçiminde bir girişten sonra genç Kaygusuz Abdal şöyle tanımlanmaktadır:
"(Gaybi Beg) gayet akil, arif, amil (iş yapan, uygulayıcı), kamil ve
tüvane (divane) idi. Onsekiz yaşında onunla kimse mukabele durup (karşı
karşıya gelip) bahs idemezlerdi (yarışamazlardı). Zira çok kitablar
okımışdı, ulumı bi't-tamam (ilimleri noksansız) bilürdi hem ziyade
pehlevan idi, zor-i bazuya malik, at üzerinde, silahşorlukta, ok
atmakda ve kılıç çalmada ve gürz salmakda ve sünü oynatmakda hünermend
(yetenekli) idi. Bu gibi işlerde nazi ri (benzeri) yog idi...
'Görünmezlik, gizem dünyasına mensup, nesnelliğin ötesindeki yoklukta
bir varlık' gibi birçok anlamlar içeren "gaybi" sözcüğü dahi bizce,
Kaygusuz Abdal'ın bu bağlamda kendisine yakıştırdığı, ya da Abdal Musa
tekkesine ilk geldiğinde, -gaybdan gelmiş gaybe giden gibi- ona
yakıştırılan, kendini (büyüklüğünü) küçümseyen kalenderice bir
sıfattır, yani Varlığı yokluğu belirsiz Alaiyeli.
Bize göre Kaygusuz Abdal'ın, bir sancak beyinin oğlu olarak asıl adı,
ne "Alaiyeli Gaybi" ne de hiçbir gerçekliğe dayanmayan "Alaeddin Gaybi"
olabilir. Ayrıca Nusayri Alevilerin bir koluna Gaybiler adı
verilmektedir. Böyle bir ilişkiyi de belki gözden kaçırmamak gerekir.
Gaybiler Tanrı'nın, Ali ile görünüm alanına çıktığı, sonra da gözden
kaybolduğuna inanırlar. Şimdiki zaman ise gayb (görünmez) dönemidir.
Böylece onlar Tanrı'yı (Ali), görünmezliğinden dolayı, diğerlerinde
olduğu gibi gökyüzü ile, havayla aynılaştırmaktadırlar.
2. Kaygusuz Abdal Menakıbnâmesi ve Tarihsel Gerçekler
Menakıbnâme yazarı, bir halk roman yazarı gibi, Kaygusuz Abdal'ın yaşam
öyküsünü kendi anlayışı ve zamanın istekleri doğrultusunda anlatmış
görünüyor. Bu kişi çok büyük olasılıkla Mısır'da eğitim görmüş biridir.
Kaygusuz'un yapıtlarını okumuş ve onları kullanarak, yani şiir ve
düzyazılarından yararlanıp ve sadece Mısır ve Pamphylia (Alanya ve
Antalya çevresi) bölgesinden derlediği bazı duyumlarını katarak
yarattığı mizansen içine yerleştirmiş görünüyor. Abdurrahman Güzel'in
doğruluğundan - sözde Bektaşi geleneğinin ve bugüne değin yapılan
araştırmalarda kabul gördüğü için- kuşku duymadığı ve kendisinde
bulunan elyazması Menakıbnâme tam da kendi anlayışına uygun. Yazarın,
Kasrü'l Ayn'ın köşk ve sarayının kubbesine Yavuz Sultan Selim'in
(1512-1520) sapladığı okları gördüğünü söylemesi[6] Menakıbnâme'nin
1517'den sonra, yani Yavuz döneminde yazıldığını gösteriyor. Ayrıca
Abdal Musa Vilayetnâmesi'nde de benzer biçimde anlatılan, Kaygusuz
Abdal'ın Abdal Musa'ya bağlanması, avlamak için peşine düştüğü geyiğin
tekkesine girmesi ve onunla bütünleşmesi, yani geyiğin Abdal Musa'nın
vücudunda kaybolması kerametiyle gerçekleşir. Kovaladığı geyiğin
kendisi (içinde) olduğunu, attığı oku vücudundan çıkarıp ona göstererek
kanıtlar Abdal Musa. Abdal Musa'nın kerameti ve Alaiyeli Gaybi'nin
kişiliğini sarsarak etkileyen bu doğaüstü olay, Kaygusuz Abdal'ın,
Mısır'da yazmış olduğu anlaşılan Kitab-ı Miglate (ya da Mugalata)
yapıtında geçen bir tasavvufi öykünün tersine çarptırılarak, sahibine
çevrilmesinden başka birşey değildir. Kaygusuz Abdal bu kitabında
düşlere dalarak, çöllerde gezi yapan ve şeytanla tam dokuz kavgaya
girişmiş ve sonunda onu alt etmiş derviş kılığındaki serüvenlerini
anlatır. Adem'den başlayarak tüm peygamberlerle ve Ali ile sohbet eder.
Kitabın sonlarına doğru, Süleyman Peygamberin kovaladığı av olan bir
geyik, gelip kendisinde kaybolur (..ol benim gölgeme geldi, na-bedid
(görünmez), na-peyda oldu (ortadan kayboldu). Süleyman geyiği ister,
kavgaya tutuşurlar ve Muhammed yetişerek Derviş'i kurtarır. Burada
Kaygusuz'un "yerde gökte herneki var insanda mevcuttur (vahdet-i
mevcud= pantheism)" inancı sözkonusudur. Bu geyik öyküsü bir keramet
olarak, Menakıbnâme'yi ilk yazan kişi tarafından ona uyarlanmış ve
aynısıyla Abdal Musa Vilayetnâmesi'ne geçirilmiştir. Bu karşılaşma da
keramet biçimine dönüşerek Menakıbnâme'ye girmiştir. Kaygusuz aynı
kitabın sonunda (konuyla ilgisi olmaması gerektiği halde, olasıdırki
kitabı kendisine sunduğu için) Mısır Sultanı'nın Divan toplantısında
bulur kendisini. Bu sonuncu rüyasında Sultan'a (Büyük olasılıkla bu
1382-1399 yılları arasındaki Mısır Sultanı Melikü'z-Zahir Seyfeddin
Berkuk'tur) övücü şiirler okur.
Bizim anlayamadığımız, bilimsel araştırma ve inceleme yaptıkları
iddiasında olanların bunların farkına varmayıp, ya da görmek istemeyip
Menakıbnâme'deki kerametleri Kaygusuz'un ve Abdal Musa'nın nesnel
yaşamlarıymış gibi sunmalarıdır: Sancak beyinin onsekiz yaşlarındaki
oğlu ava çıkmış ve bir geyik vurmuş. Yaralı geyik Abdal Musa tekkesine
sığınmış. İçeri girdiğinde onu Abdal Musa'nın huzuruna çıkarmışlar. O
da koltuğunun altından kanlı okunu çıkarıp ona geri vermiş. Böylelikle
Gaybi'nin aklı başından gitmiş ve Abdal Musa'ya candan bağlanmış ve
varlıklı saray yaşamını terketmiş.[7] Oysa Kaygusuz Abdal'ın diğer
yapıtları da dikkatli okunduğunda, Menakıbnâme'ye geçirilmiş daha
birçok şeyler gözlenebilecektir.
Alevi-Kızılbaşların şiddetle koğuşturulduğu dönemde kaleme alınmış
Menakıbnâme'ye, günün siyasetine uygun olan mücerredlik kavramı
sokulmuştur: Abdal Musa'nın geyik donuna girme kerametini görmüş olan
Alaiye beyinin genç oğlu şöyle söyler:
"Sultanım! Bendenüzi hizmetünüze layık görüp, oğulluğa kabul eyleyün. Allah'un kudretiyle hizmetünüzi idelüm."
Abdal Musa Sultan şu karşılığı verir:
" Oğlum! Bu erenler yoluna gitmeklige mutlak mücerrredlik gerekdür.
Sonunı düşünmeyüp sonra peşiman olmakdan tek durmak yegdür... Senün
pederün bir (Sancak Begi)dür. O sana riyazatı çekmege rıza virmez. Var
imdi pederünden icazet al, ondan sonra bizüm katumıza gel. Gönlüne de
danış ki, sonra peşiman olmayasın..."
Beg oğlu kararını verir:
"Sultanım! Benim pederüm sizsünüz...ben gayri bir yere gitmem ve bu asitaneyi (eşiğini) terk itmem. Gelmek var, dönmek yok."
Arapça mücerred sözcüğü, "soyut, yalın, çıplak" anlamlarının dışında
"tek, yalnız ve bekar" karşılığında da kullanılır. Burada sözkonusu
olan ikinci anlam kümesidir, yani bekar kalma zorunluğu, evlenme
yasağına uymaktır mücerredlik.
Alevi-Bektaşi inancında böyle bir kural yoktur. Zorla ve kasıtlı
sokulmuştur. Hıristiyan mistisizminde, özellikle manastır keşişleri
arasında bu uygulamalar vardır. Ama asıl Hıristiyan heterodoksizmi
sayılan ve hérésie (sapkınlık) olarak Avrupa'da Ortaçağ boyunca
kırımcıl koğuşturmalara uğramış Bogomilizm-Katharizm (Neo-manicheism)
inancının sayıları pek fazla olmayan "Mükemmeller-Kamil insanlar" üst
grubunu oluşturan kesimde evlilik yasağı vardı, ayrıca onlar tüm dünya
zevklerinden uzaktılar. Kızılbaş Safevi Devleti'ne karşı bir savunma ve
korunma adına, Sultan Bayezid II'nin (1480-1512) başlattığı Aleviliği
ve Bektaşiliği birbirinden ayırma siyasetinin ürünüdür mücerredlik.
15. yüzyılın son on yılı içinde yazıldığı bilinen Hacı Bektaş Veli
Vilayetnâmesi'nde Hünkâr'ın hiç evlenmediği ve Kadıncık Ana'dan olan
çocuklarının, onun burun kanından ya da abdest suyundan olduğunu
anlatan sahte kerametlerle başlatılmıştı. Amaç Alevi inanç önderlerini
manastır keşişleri gibi, dünyadan ele etek çektirerek tekkelerde
riyazata sokup toplumla ilişkisini kesmek ya da edilgenliğe
indirgemekti. Oysa mücerretlik, Kaygusuz Abdal'ın "Budalanâme"sinde
yazdığı
"Pes imdi bir saat dana (bilen,bilgin) ve arif sohbetine girüb mest
olmak, bin yıl kendü başuna ibadet ve riyazat kılmakdan yegdür"
sözünün temsil ettiği Alevi tapınma anlayışıyla ters değil de nedir?
Sultan Bayezid II'nin (1481-1512) Balım Sultan ile başlayan ilişkiyle
Bektaşiliği, Alevilikle (o dönemde aşağılayıcı anlamda kullandıkları
resmi adı Kızılbaşlıkla) karşı karşıya getirme siyasetine dönüştü. Bu
siyaset hep sürdürüldü. Cumhuriyet Türkiyesinin yazar ve
araştırmacıları bile, anlatılanları hiç sorgulamadan Abdal Musa
tekkesinde mücerredlik uygulandığında ısrarlı oldular. Kaygusuz tekkesi
Kasr'u-l Ayn'ın kubbesini hangi duygularla okladığı pekala hissedilen
Yavuz Sultan'ın saltanat yıllarında yazılmış Kaygusuz Abdal
Menakıbnâme'sinde anlatılan sözde mücerredlikten oğlunu kurtarmak için
Alaiye beyinin Abdal Musa tekkesine karşı savaş açması inanılır olaylar
mı? Üstelik bu sancak beyi, tek başına tekkedeki oğlunu kurtaramamış
(!), Teke sancağı beyini de savaşa sokuyor...
Ne tekkedeki dervişlerin ve ne de Kaygusuz Abdal'ın mücerredlikle
ilgisi, ilişkisi yoktur. Kaygusuz şiirlerinde tam tersine, kadın ve
cinsellik konularını çokca işlemiştir. Kötü evlilikler ve ilişkiler
geçirdiği, hatta âşık olduğu için her sabah önüne çıktığı kadının
kendisini nasıl küçümsediği şiirlerinde açıkça görülmektedir.
Menakıbnâme yazarı, daha önce söylediğimiz gibi Kaygusuz'un yapıtlarını
çok iyi incelemiş. Onlarda geçen bazı olayları yazdığı kitaba
uyarlamış. Kaygusuz Abdal'ın, şiirlerinden Gevhernâme'yi Muhammed'in
kabrinin başında, Dolabnâme'yi Asi nehri kıyısındaki Hama kalesine su
çıkartan su dolabı için yazdığını bu şiirlerden çıkarıp, Menakıbnâme'ye
koymuştur. Yukarıda söylediğimiz gibi, Menakıbnâme'deki Kaygusuz'un
Mısır'dan "dervişleriyle birlikte hac niyetiyle Beytullah'a doğru
yaptığı çöl yolculukları üzerindeki betimlemeleri" de Kitab-ı
Miglate'deki kişinin (Derviş'in) şeytan ile yaptığı düşsel kavgalar[8]
sırasındaki çöl (Heyhat Sahrası) yolculuklarından alınmadır.
"Menakıbnâme'ye göre Kaygusuz Abdal ve dervişleri, Mekke'de şu
güzergâhı takip ederek Anadolu'ya gelirler: Medine- Şam - Hama - Humus
- Halep - Kilis - Birecik - Bağdad - Hille - Küfe - Necef - Kerbela -
Bağdad - Musul - Nusaybin - Abdal Musa Asitanesi."[9]
Peki Kaygusuz Abdal'ın Güney ve Batı Anadolu'da, Rumeli'de ve
Balkanlardaki gezilerinden niye söz etmiyor Menakıbnâme yazarı?
Edemezdi, çünkü Kaygusuz Abdal Şeyh Bedreddin ile Mısır'dan aynı
(1404-5) yıl ayrılmışlar birkaç yıl sonra "Edrene şehrinde"
buluşacaklardır. Batı Anadolu'da, bomboş bırakılmış; beylerin
işletmediği, ama köylünün ve göçerlerin yararlanamadığı, yani
"kelebeklerin buğday ektiği, sivrisineklerin ırgat olup biçtiği Manisa
ovasında" Torlaklarla birlikte mücadele vermiştir. Yine şiirlerinde,
düzyazılarında "Hem iki yüzlü zahidlere (ibadet düşkünü), hem de
kendini keramet sahibi, Hızır Nebi gören Şeyhlere" karşı olduğu onları
açıkça eleştirdiğini; Trakya'daki malikâne sahiplerinin sınırsız
varsıllığını, büyük şölenlerini aşağıda örneklerini sunup açıklamaya
çalıştığımız ironik şiirlerinde verdiğini görüyoruz. Kuşkusuz Kaygusuz
Abdal'ın yaşamında kural dışı ve Menakıbnâme yazarının inanç ve
anlayışlarına aykırı, onu korkutacak çok daha fazlası vardı. Elbette
bunları yazmamış ve yazamamıştır...
3. Kaygusuz Abdal, Tasavvuf Eğitimi İçin Babası Tarafından Abdal Musa Tekkesine Verilmiştir
Kaygusuz Abdal kendi şiirsel ve düzyazı yapıtlarında, yaşamına dair
açık bilgiler vermediği için, Menakıbnâme'ye sığınmak zorunluğu
doğuyor. Buna rağmen, şimdiye dek yapıldığı gibi oradaki bilgileri,
yani kerametler dizisini Kaygusuz'un tarihsel yaşam gerçeği olarak
kabul edemeyiz. Kerametleri aralayıp nesnel olanı bulmak zorundayız.
Elbette ki biz de Menakıbnâme'den yola çıkacağız, ama yorumlarımızı
diyalektik temele oturtmaya çalışacağız. Düzyazı yapıtlarındaki gizli
bilgileri ve şiirlerinde gördüğümüz simgesel anlatımda, ironi ve
mizahla süslediği gerçek ötesindeki nesnel doğruları yakalama çabamızı
sürdüreceğiz.
Kaygusuz Abdal'ı tasavvufa yönelten, bu yolda eğiten ve ona Heterodoks
İslamın, yani Aleviliğin kapısını açan kişinin Abdal Musa Sultan olduğu
tartışılmaz bir gerçektir. Kaygusuz Abdal'ın, Abdal Musa tekkesine
okladığı bir geyiği izleyerek girip, bir daha çıkmadığı öyküsü tutarlı
gözükmüyor. Keramet gösteriminin de temelini yukarıda açıklamaya
çalıştık. Bize göre, Bursa'nın alınışından (1326) sonra Orhan Bey'le
anlaşamıyarak Osmanoğullarını terkeden Abdal Musa Sultan, 1330'larda
Elmalı'da tekkesini kurmuş. Teke yöresinde yaşayan yerleşik ve göçer
Türkmenlerin Alevi inançlı ve Hacı Bektaş tekkesine bağlı oluşları
nedeniyle, kısa zamanda ikinci Pir olarak Abdal Musa başkenti Antalya
olan 1279'da kurulmuş Teke Beyliği ve çevresinde büyük nüfuz sahibi
olmuş bulunuyordu. Hacı Bektaş Veli gibi, Baba İlyas halifelerinden
olan Nuri Sufi'nin torunlarının kurduğu Karaman Beyliği Ermenek'ten
yönetiliyor ve bir sancağı olan Alaiye kenti ile Akdeniz'e
açılmaktaydı. Abdal Musa ve tekkesinin, Karaman ülkesinde olduğu kadar,
Menteşe ve Aydınoğulları egemenlik alanlarında da etkisi büyük ve
özellikle Aydınoğlu Umur Bey ile ilişkisi sıkıydı. Ayrıca adalar ve
kıyılarda yaşayan yerli Hıristiyanlarla da dostluklar kurmuş, müritler
edinmişti. Menakıbnâmeler ve onun yolundan giden pek çok Alevi-Bektaşi
ozanlarının şiirlerinde işlediği, "dağlar, taşlar ve ağaçların semah
dönerek Abdal Musa'nın ardından" gitmesi, onun dağlar, tepeler ve
taşlar ağaçlar dolusu müridleri yandaşları vardır. Denizden gelen
gemiler dolusu Hıristiyanları ve Umur Paşa'nın kırk bin askerini
doyuracak yüksek ekonomik düzeye ulaşmıştı daha 1340'larda Abdal Musa
tekkesi.[10]
Kısacası Abdal Musa Sultan'ın, Karaman Beyliği'ne bağlı 1333'lerde ilk
Alaiye sancak beyi Karaman oğlu Yusuf dahil, oğlu Alaaddin ve torunu
Hüsameddin Mahmud'dan da ilgi ve saygı görmediği düşünülemez. Bu
sonuncusu Kaygusuz Abdal'ın babasıydı. Hatta bu beylerin tekkeyi
ziyarete geldikleri ve Abdal Musa'ya nezir (hakkullah) getirip hayır
duasını almadıkları da söylenemez. Aydın ili ve Teke ilinden, İç ile
(İçel) kadar uzanan birçok beyliği içine alan geniş bir bölgenin inanç
önderidir Abdal Musa. Kaygusuz Abdal, bey babası maiyeti ile böyle bir
ziyaret sırasında (belki de ilk sancak beyi olduğu yıl), o zamanlar
seksen yaşın üzerinde bulunan ak sakallı Pir'i tanımış. Onu sevmiş,
tekke yaşamına büyük merak ve ilgi duyarak, Abdal Musa'dan tekke
eğitimi almayı arzulamıştır. Elmalı Abdal Musa Tekkesi çevresindeki
sözlü gelenek, Kaygusuz Abdal'ın 13-14 yaşlarındayken içine Abdal
Musa'nın (ona gaybdan göründüğü yada kerametiyle içine düşürdüğü)
aşkının düştüğünü ve günden günden zayıflamaya başladığını anlatır.
Nedenini kendisi de bilmez. Sonra bir gün babasından izin alıp, atlar
atına ve dağlara çıkar. Sonra bilinen geyik avı öyküsüyle tekkede
aşkıyla yandığı Abdal Musa Sultanı bulur ve onun bendesi olur...
İşte bu buluşmanın gerçekleşmesi, yani Kaygusuz'un tekke eğitimi almaya
başlaması, babası Hüsameddin Mahmud'un rızasıyla olmuştur. Doğrusu onun
(Menakıbnâme'ye göre aracı koyduğu Teke Beyi'nin, Abdal Musa'nın
kerametleri karşısında, ölümle biten yenilgisinden sonra) 300 kişilik
maiyyetiyle birlikte tekkeye gelmiş olması, olaya verdiği önemi
gösteriyor; bu bey oğlunun bir çeşit eğitime başlatma törenidir. Her ne
kadar kerametiyle çeşmelerden akıttığı yağ ve bal ile beslediği
gösterilmiş olsa da, Abdal Musa Sultan onları üç gün boyunca yedirip
içirerek ağırlıyor. Kanımızca Sancak Beyinin buraya, bey olarak ikinci
gelişidir. Menakıbnâme'de onun söylemek zorunda bırakıldığı ima edilen
şu sözleri, bizce asla rızası dışında değildir:
"Oğlum fahrin mezid olsun (övüncün artsın). Aklına fikrine kurban
olayım. Bu fani dünyada akil (akıllı , zeki insan) o dur kim bir mürşid
eteğine yapışa, salikler-veliler güruhuna karışa, ahırette dahi onlarla
haşrola!..."
Menakıbnâme yazarı sürdürüyor:
"Alaiye Sancağı Beği, bu sözleri söyledikten sonra oğlu Gaybi'yi hatır
u safa ve hüsn ü rıza ile Abdal Musa hazretlerine teslim edip, onun
terbiyesine bıraktu... Gaybi Beğ Asitane'de kaldı...."[11]
İşte gerçek durum budur: Alaiye Sancak beyi Hüsameddin Mahmud, bir bey
oğlu olarak sarayında verilebilecek her türlü eğitimi almayı sürdüren
oğlu Kaygusuz'un birkaç yıl da tekke eğitiminden geçmesi gerektiğine
karar vermiş ve oğlunu 13-14 yaşlarında Abdal Musa tekkesine
bırakmıştır. Tekke eğitiminden sonra da oğlunu kıyı beyliklerinin çok
iyi ilişkilerinin bulunduğu Mısır'a gönderecektir. O dönemde Anadolu
beyliklerinden emirlerin, vezirlerin, kadıların oğullarını Mısır'a
gönderip eğitim yaptırdıkları, kentlerin büyük esnaf ve zanaatkar
sınıfından gençlerin gruplar halinde Mısır'a gittiklerini biliyoruz.
Bunlardan Kadı Burhaneddin'in 14 yaşlarında Mısır'a gidip (1358-9)
altı-yedi yıl kalarak, "usul -i fıkıh, feraiz, tefsir, heyet ve tıp
dersleri görmüş dört mezhebi vakıf olmuş, Medrese tahsili
yapmıştır."[12]
Bilindiği gibi 1383'de 20 yaşlarında bir grup gençle Mısır'a giden Şeyh
Bedreddin Mahmud, orada yirmi yıl kadar kalmış, döneminin en büyük
fıkıh bilgini ve mutasavvıf olmuştur.
Çok büyük olasılıkla 1354-55 yıllarında, Menakıbnâme'de Gaybi adıyla
sunulan Alaiye Sancak Beyi'nin oğlu, yeniyetmelik döneminde Abdal Musa
tekkesinde "Abdal Musa Sultan'ın terbiyesine verilir." Beş-altı yıl
(Mekakıbnâme'deki kırk yıl hizmet sadece bir geleneksek söylemdir,
bunun için Abdal Musa'nın yaklaşık 140 yıl yaşamış olması gerekir!)
tekkede yetiştirilen, tasavvuf eğitimi alarak Heterodoks inanç
(Alevilik) yoluna girmeye hazırlanır. Cem kurulup Meydan açılır; bir
ikrar verme (initiation) töreniyle, Hacı Bektaş Veli'den sonra ikinci
Pir sayılan Abdal Musa Sultan'ın huzurunda 18-19 yaşlarında tasavvufi
Hak yoluna (tarikata) kabul edilir. Yukarıda belirtildiği gibi salik
(yola giren), ikinci doğuşuyla birlikte Kaygusuz Abdal adını almıştır.
Abdurrahman Güzel'e bakılırsa Kaygusuz Abdal, 1341-42'yi izleyen 15-20
yıl içinde doğmuş. Dolayısıyla 1358-59 ile 1378-79 tarihleri arasında
yıllarda Abdal Musa Sultan'a intisap etmiştir. Oysa Abdal Musa,
özellikle ikinci tarihten en az 15-16 yıl önce ölmüş bulunuyordu. Öbür
yandan Abdurrahman Güzel, Kaygusuz'un Abdal Musa'dan icazet alıp kırk
abdalı ya da dervişi yanında, bir yapıtının başındaki bir tarihe
(1397-98) dayanarak Mısır'a ilk kez bu yıl geldiği yargısı asla doğru
olamaz. Abdurrahman Güzel'in bazan temkinli yaklaştığı , ama çoğunlukla
kabul ettiği tarihlere bakıldığında Abdal Musa 130 yıldan fazla,
Kaygusuz Abdal ise 100 yılı epeyce aşkın yaşam sürmüştür...
4. Kaygusuz Abdal'ın Mısır Gezileri ve Kıyı Olayları -Eğitimi
1359'larda Abdal Musa Sultan ömrünün son yıllarını yaşıyordu. Henüz
18-19 yaşlarındaki ve yola kabul edilmiş Kaygusuz Abdal'ın akıl, inanç
ve bilgi gücünü çok iyi anlamıştır. Ona en gözde abdalı-dervişi olarak
bakıyordu. Belli ki Kaygusuz'u, kendi yerine baş ardıl (halife)
yetiştirmek istiyordu. Bunun için genç Kaygusuz'un zamanın tüm inanç,
felsefe, mantık, hey'et (astronomi) ve diğer bilimlerini, ayrıca da
Arap-Fars dillerini öğrenmesini candan arzu ediyordu. Abdal Musa ile
farklı amaçlarına rağmen, Kaygusuz'un babasının da isteği zaten bu
doğrultudadır. Olasıdırki Abdal Musa, ona güvendiğinden ötürü, çok iyi
yetişmesi için Kaygusuz'un Mısır'a bir bey oğlu olarak gitmesine
rızalık vermiştir; icazeti bu yolda değerlendirmek yerinde olur diye
düşünüyoruz. Kıyı kentleriyle çok sıkı bir ticaret ağı kurmuş olan
Memluk Sultanlığı'nın ticaret gemilerinden biriyle bu ilk Mısır
yolculuğu olmalıdır Kaygusuz Abdal'ın. Kanımızca bu gidişinde, en fazla
üç yıl kalmıştır Kaygusuz Mısır'da. Kıbrıs kralı Piérre'in donamasıyla
1361 yılında kıyı emirliklerine saldırması ve Antalya'yı ele
geçirmesiyle bölgede büyük bir kriz başlamış. Abdal Musa Sultan da en
geç 1362'de ölmüş olmalıdır. Kaygusuz Abdal, Asitane'ye dönüşünde
Mürşidini bulamamıştır. Menakıbnâme yazarının söylediklerini aynısıyla
benimseyen Abdurrahman Güzel'in, "Kaygusuz'un şeyhi Abdal Musa'ya
kavuşuşunun heyecanını dile getiren" diye nitelediği şiire, biz tam
tersine bir çeşit övgüsel ağıt gibi bakıyoruz.
Abdal Musa Sultan'a Urum abdallarının bağlılığını, hepsinin talibi olup
kendisini Pir saydıkları; karşısında dar'a durduklarını, hatalarından
arındıklarını anlatıyor şiirin başlarında. Tuğlarını ve sancaklarını
kaldırmış ve kudümler çaldıran sultanlar ve Avlan gölü çevresinde
toplanan beyler onun ziyaretine gelirdi. Hastalarla dolup taşardı Abdal
Musa Sultan tekkesi. Hindistan'dan gelen bezirganlar tekkeye bağışta
bulunur lokma sunar; bu lokmalar dağıtılır, açlar doyurulurdu. Ali'nin
zülfikarı kullandığı gibi kılıç kullanan Abdal Musa, batıni inançla
kafirlerin üstüne yürürdü. O yürüyünce arkasından dağı-taşı kaplamış
tümen tümen erleri gelerek Genceli'yi almıştı. Matem aylarında (her
Muharrem'de) Hüseyin için kanlarını dökerler; çerağlar uyandırıp,
gülbenk çekerek Cemler yapar, birliğe yeterlerdi. Bu birliği sağlayan
Pir, Abdal Musa Sultan idi. Onun adına Tanrı'ya niyaz ederken,
inkarcıların (zahirilerin, zahitlerin-sünnilerin) velilik sırrını
anlamadıklarını söyleyen Kaygusuz, artık pirinden ayrı düştüğü için
ağlaya ağlaya gelir sultan Abdal Musa'ya. Ama geldiği yer Abdal Musa
tekkesidir, kendisi değil. Pirine, dostuna, sevgilisine kavuşan kişi
şad olur, sevinir ve coşar. İnsan sevdiklerinden ayrılırken ağlar
sızlar, ama ağlayarak buluşmaya gelinmez. Onun Pirinden ebedi
ayrılığıdır bu. Kaygusuz Abdal, Mısır dönüşü yolda duymuştur onun
Hakk'a yürüdüğünü ve ağlaya ağlaya Abdal Musa Asitanesine gelir. Boşuna
buluşma-kavuşmadan doğan sevinç ağlaması aramayalım. Bir de bu gözle
okunması için şiiri verelim:
Beglerimiz Avlan gölün üstüne
Onlar gelür sultan Abdal Musa'ya
Urum abdalları postın egnine
Baglar gelür sultan Abdal Musa'ya
Urum abdalları gelür dost diyü
Giydükleri nemed (aba) ile post diyü
Hastalar gelür derman isteyü
Sağlar gelür sultan Abdal Musa'ya
Talip oldur bi rün nefsün haklar
Pir oldur talibi hatadan saklar
Çalınur kudümler açılun sancaklar
Tuğlar gelür sultan Abdal Musa'ya
Er oglınun ikrarıdur yuları
Muhannidi çeksen gelmez ilerü
Ak Pınar'ın Yeşil Göl'ün suları
Çağlar gelür sultan Abdal Musa'ya
Hind'den bezirganlar gelür yayılur
Lokması çekilür açlar toyulur
Hakka aşık olan canlar soyulur
Begler gelür sultan Abdal Musa'ya
Ali zülfikarın aldı destine
Batın saldı kafirlerün üstüne
Tümen tümen olur Gencel(i) üstüne
Daglar gelür sultan Abdal Musa'ya
Aşure aylarında kanlar dökerler
Çeraglar uyarub gülbenk çekerler
Anlar bir olmuş birlüge biterler
Birler gelür sultan Abdal Musa'ya
Bir niyazım vardur Gani Kerim'den
Münkir bilmez evliyanın sırrundan
Kul Kaygusuz ayru düşmiş pirinden
Aglar gelür sultan Abdal Musa'ya
Kaygusuz Abdal'ın dönüşü sırasında Antalya, Teke Beyliğinin başkenti
olmaktan çıkmış, Kıbrıs Krallığının bir kentidir artık. Teke Beyi
Korkuteli'ne çekilmiştir. Çevrede çok büyük inaçsal güç otoritesi
bulunan Abdal Musa Sultan, Kaygusuz'un şiirinde görüldüğü gibi
sıkıntılı, kavgalı dönemlerde Beylerin başvurduğu (dost) kapısıydı.
Çünkü Beylerin kendi topraklarında yaşayan Türkmen toplulukların büyük
çoğunluğu onun müridleriydi, Hacı Bektaş Veli'den sonra onu ulu Pir
biliyorlardı. Beylerin kendi toplumunu harekete geçirebilmesi Abdal
Musa Sultan'ın hayır duasına bağlıydı. Abdal Musa dünyadan göçüşüyle,
Teke Beyi Mubarizuddin Mahmud, Alaiye beyi Hüsameddin Mahmud ve Karaman
Oğullarına bağlı diğer sancak beyleri bu büyük dost desteğinden yoksun
kalmışlardı.
Kıbrıs kralı Piérre 1366'da bir donanma göndererek Alaiye'yi almak
istemişse de Karamanoğulları'nın yardımlarıyla kendilerini savunmuşlar.
Bu savunmanın ardından yedi yıl içerisinde, Alaiye beyi Hüsameddin
Mahmud, Teke beyi Mübarizüddin Mahmud ve Manavgat beyi aralarında
kurdukları sıkı bir işbirliğiyle, güçlerinin birleştirip 1373 yılında
Antalya'yı Kıbrıs Kralından geri almışlardı. Kalkaşandi'nin kayıtlarına
göre, bu yıllar arasında Alaiye beyi Mısır Sultanına yardım ya da
kendisine bağlanmak (naib olmak) için mektup yazmıştır. Öyle sanıyoruz
ki, Alaiye beyi mektubu oğlu Kaygusuz'la göndermişti. Menakıbnâme'de
geçen icazetnâme bu mektup olmalıdır. Böylece Kaygusuz Abdal'ın ikinci
yolculuğuyla siyasi bir görev yaparken, öbür yandan Mısır'da yarım
kalan eğitimini tamamlamış olacaktır.
Kaygusuz Abdal'ın bu ikinci Mısır seferinde orada ne kadar kaldığını ya
da Abdal Musa tekkesine dönüp dönmediğini tahmin etmek güçtür. Ancak
1397-8'de, olasıyla yeni bir seyahatten Mısır'a döndüğü ve Dilguşa'yı
bu tarihte yazdığı kesindir. Bu yapıtını da Sultan Ebu'l Ferec'e
(1399-1412) sunmuş olmalıdır. Tekkesi Kasr ül-ayin'i bu tarihten sonra
aynı Sultan'ın izni ve yardımlarıyla kurmuş olduğu anlaşılıyor.
Kendisinden 15 yaş kadar küçük olan Şeyh Bedreddin Mahmud Mısır'a
geldiğinde, Kaygusuz birkaç Mısır Sultanıyla ilişki kurmuş ve Kahire'de
tanınmış bir batıni mutasavvıftı. 1397-8'e kadar Hicaz'ı, Suriye, Irak
Güney ve Doğu Anadolu'yu, Azerbaycan ve İran-Horasan'ı kapsayan geziler
yapmıştı. Şiir ve düzyazı yapıtlarında adlarını verdiği geniş
coğrafyadan bu anlaşılmaktadır.
5. Kaygusuz Abdal'da Fazlulluh Hurufi ve Bedreddin Mahmud Çizgisi
Öyle sanıyoruz ki, Kaygusuz Abdal bu gezilerinde İsmaili olduğu
söylenen Fazlullah Hurufi'yle (ölm. 1393-4) de görüşmüştür. 1386'da
Tebriz'de ortaya çıkan; Tebriz, Tohçu, Isfahan, Şiraz, Damgan vb.
kentlerde ünü yayıldıkça şeriat düzenini sarsmaya başlamış olan
Fazlullah Hurufi'nin inanç yöntemi, harfler ve hatlarla dinsel
buyrukları değiştirmek ve inancının aslı, "insanı tanrılaştırmaktır".
Hurufi inanç sistemini şöyle özetlenebilir:
Varlığın ortaya çıkışı sesledir. Ses canlılarda eylemsel, cansız
varlıklarda potansiyel güç olarak mevcuttur, yani cansız birşeyi bir
diğerine vurduğunuzda, cinsine göre özündeki ses duyulur. Canlılarda
ise irade-istemle ses meydana çıkar ve sözcükler oluşur. Bunlar da harf
aracılığıyla olur. Dünya tanrı varlığının tecellisidir ve bu yedi hat
içinde insan yüzünde belirmektedir.
Harf gizemciliği olarak tanımlayabileceğimiz Hurufilikte insan tanrının
kendisidir. Evren mutlak varlığın zuhurudur (ortaya çıkışıdır).
Hurufilikte ölümden sonra başka bir yaşam olmadığına inanılır. Ölüm
birleşikliğin-tümelliğin basite, ayrıntıya dönüşmesidir. Yeniden aynı
hale gelinemeyeceğinden dirilme olamaz.
İnsan bu dünyada 28 yahut 32 harfin (Fars alfabesi 32 harftir) gizemine
erdiğinde kendisinden tüm dinsel teklifler kalkar. Fazlullah onların
dinsel hükümler karşısındaki tüm sorumluluklarını üstüne almış,
namazlarını kılıp, oruçlarını tutmuştur.[13]
Hurufiler "Dünya bize cennettir, cennette ibadet görevi olmaz''
demektedirler. Bu düşünceler Şeyh Bedreddin'e kaynak oluşturduğu gibi,
Kaygusuz Abdal'ın da benimseyip işlediği düşüncelerdir. Uzun
paragraflar halinde karşılaştırmaya gerek yoktur. Kaygusuz Abdal'lın
"Vücudnâme"si incelendiğinde bu düşüncelerin daha da ayrıntılanmış
olduğu görülür.[14] Belki de bu yapıtını onunla tanıştıktan sonra
yazmıştır. Kaygusuz Abdal "Adem'ün vücudı, aslında yigirmi sekiz huruf
(harfler) üzere yaradılmuşdur" diyerek şöyle bir sıralama yapar:
"Ademün: Başı arş'dur ve Nokta-ı Ba'dur ve iki kaşı, biri fa'dur ve
biri kaf'dur. İki gözleri, biri ayn'dur ve biri gayn'dur ve iki kulağı,
biri zal'dur ve biri dal'dur. Çenesi cim'dür ve gerdanı tı sin mim'dür.
Burnu elif'dür ve dudağı te'dür. Üst dudağı be'dür...Sağ yanı sad, sol
yanı dad. Sağ memesi vav, sol memesi ha'dür vb."
Ancak ne varki, Nesimi kadar sadece harflerin gizemine takılıp kalmamıştır Kaygusuz Abdal.
1383-4 yıllarında eğitim için Kahire'ye gelip, Mısır'da yirmi yıl
boyunca yaşamış olan Bedreddin'in, orada tekke kurmuş bulunan Kaygusuz
Abdal'ı tanımaması ve onunla görüşmemesi olanak dışıdır. Bizce bu büyük
İslam bilgini ve hukukçusunun kafasına tasavvufla birlikte batıni
düşünceleri ilk sokan Kaygusuz Abdal'dır. Torunu Hafız Halil'in
Bedreddin Menakıbnâme'sinde yazdığı gibi ne baldızı, ne de bacanağı
Hüseyin Ahlati'dir. Bize göre Mısır'da başlayan Kaygusuz-Bedreddin
düşünce yakınlığı, eylemliliklerinde de sürmüş. 1404-1405 yılında
birlikte Anadolu'ya gelmişler ve Küçük Asya'yı (Anadolu) baştanbaşa
dolaşarak ayrı kollardan Aleviliğin-Batıniliğin siyasetini yapmışlar.
Kaygusuz Abdal, Abdal Musa Sultanın halifesi olarak, Alevi Türkmen
boyları arasında, halkın zevkle dinlediği, rahatlıkla anladığı öztürkçe
ve mizahi (ironik) şiirleriyle, düzyazılarıyla, Bedreddin hareketinin
en büyük propagandisti ve yoldaşıydı. Onun destansı ve ironik şiirleri,
nefesleri ve düzyazıları nesnel açıdan, derinlemesine incelenip
yorumlandığında, Bedreddin'in düşünce ve eylemleriyle içiçe olduğunu
anlamamak olası değildir. Aşağıda verdiğimiz karşılaştırmalı örnekler
üzerinde yaptığımız yorumlar ve gösterdiğimiz kanıtlar; diliyoruz ki,
dönemin ekonomik, toplumsal ve inançsal koşulları göz ardı edilmeden
açık açık tartışılsın ve eleştirilsin.
Kaygusuz Abdal'ın Nesimi ile de mutassavvıf ozan olarak yüce bir gönül
bağı var; şiirlerinde karşılıklı etkileşim yadsınamaz. Herikisi de koca
ozan Yunus Emre'den esinlenmiş ve onu üstad bilmiş oldukları benzek
şiirlerinden ve yöntemlerinden açıkça bellidir.
6. Karşılaştırmalı Birkaç Şiir ve Düzyazı Örneklemeler
Önce dost yüzü ve dost kapısı. Dost yüzüne dönüp, dost kapısından
geçerek kendini bulmak ve özünü tanımaktır Kaygusuz'un felsefi inancı.
Hacı Bektaş Veli'den ve Yunus'dan emanettir bu inanç ona. Dost pirdir,
tanrıdır, sevgilidir; dost kapısından geçilerek barış ve sevgiye
ulaşılır.
Kaygusuz Abdal:
"Çün dost bizüm, sözi dahı bizümdür. Her dem dost yüzine bakalum, özümüzle diyelüm, işidelüm." Budalanâme, s.51
Dost senin yüzünden özge ben kıble-i can bilmezem
Pirin hüsnünü severem bir gayri iman bilmezem
Bana derler ki şeyatin (şeytanlar) senin yolunu azdırır
Ben şu zerrak(ikiyüzlü) sufilerden gayri bir şeytan bilmezem
Sui-i salus nedendir hüzne münkir geçindiği
Ne acep bela gelüptür şu ki ben Hak'tan bilmezem
İnsan-ı kamil ki derler Mustafa'dır Murtaza'dır
Yani kim vardır cihanda ben gayri insan bilmezem
O şah-ı hüsnün ışkına özümü viran kılmışam
Kaygusuz Abdal'dır adım cübbe vü kaftan bilmezem
Hünkâr Hacı Bektaş Veli: "Doğruluk dost kapısıdır; dostumuzla beraber yaralanır, kanarız."
Yunus Emre:
Işk imamdır bize gönül cemaat
Dost yüzü kıbledir daimdir salat
Dost yüzün göricek şirk yağmalandı
Anınçün kapuda kaldı şeriat
Can secdeye vardı dost mihrabında
Yüz yere koyuban eyler münacat
Derildi beşimiz bir vakte geldi
Beş bölük oluban kim kıla taat
....
Doğruluk bekleyen dost kapısında
Gümansız ol bulır ilahi devlet
Yunus öyle esirdir ol kapıda
Diler ki olmaya ebedi azad
7. Kaygusuz Abdal, Musa Padişah (1410-1413) Zamanında Edirne'dedir, Sultan Murat Han (1421-1451) Döneminde Değil
Edrene şehrinde bugün bir dükkan aldım kiraya
Ol mahalde sataşmışam bir akçası çok karıya
Sordu bana garib misin hiç bu şehri görüb misin
Yohsa gelişün şindi mi Anatolı'dan beriye
Dedüm ki bu dem gelmişem kiraya dükkan almışam
Eydür yigit gel içerü döşek getürsin cariye
İy kurban oldugum yigit gör ne direm sözüm işit
Bu Edrene şehrinde sen gezmeyesen serseriye
Eydür ki bu Rum-ili'dür sanma ki Anatolı'dur
Bunda esir-bendler çok olur düşmeyesin bazariye
Harçlıg içün kayurma dir tek benüm terkim urma dir
Sen gel yi iç otur heman varma akına çeriye
Çağırdı Nergis Gülbahar büryan getür bazara var
İçerü evi sil süpür odun vurun bahariye
Aldı beni girdi içerü yapdu kapusını girü
Getürdi şol nimetleri kim bakar aka sarıya
....
Karı beni aldatdı çün hükmine eyledi zebun
Anca dürişdüm dün ü gün sarlanı kaldum deriye
Şol hadde irişdi belüm külli unıtdum bildügüm
Başladı şindi iligüm sünük içinde eriye
Gönlegi kaftan eyledi hükm,ne ferman eyldi
Hamama da varur-ısa beni yanınca süriye
Dişi kırık yüzi sovuk fitnesi çok kendü çabük
Ben biçare haberüm yok uğramışım zemheriye
Ol karıdan kurtulmaga kul oldum azad olmga
Fetva bulam mı ki aceb varsam İbn-i Fenari ‘ ye
Murad Han 'a varımadum özümi kurtarımadum
Kaygusuz Abdal biçare uğradı bir haşarıya[15]
Avladı tutdı beni
Yanbolı'da bir karı
Veli ki akçası çok
Karabaşı kulları
....
Karı dime al beni
Ben donadayım seni
Nene gerekdür senün
Garibsin akın çeri
Yanbolı'ya varıcak
Mahallesin sorıcak
Tunca kıranındadır
Yeni Hamman'dan beri
.....
Kanda bir yigit görse
Akça(y)la avlar anı
Utanmaz oglan sever
Saçı ak döşi sarı
.....
Bir gice fursat-ıla
Koynına girdüm nagah
Göbegünün sovugı
Unutdurdu mermeri
Karıyla halini göre
Kaygusuz Abdal'un
Eli gitmiş sünüge
Sarlanı kaldı deri[16]
Abdurrahman Güzel'in ısrarla ileri sürdüğü gibi, Kaygusuz Abdal bu
şiirlerde kesinlikle tasavvufi simgeler kullanmamıştır. Şathiye hiç
değildir. Güncel maddi yaşam içerisinde başından geçen ya da kendisine
anlatılan olayları hikâye etmiş olduğu açıkça görülmektedir. Burada
bizim için önemli olan, birinci şiirde kadından kurtulmak için fetva ve
yardım almak istediği kişilerin gerçekte kim olduğudur. Abdurrahman
Güzel'in açıklaması şöyle:
"Yukarıdaki şiirden anlaşıldığına göre, Kaygusuz Edirne'ye Anadolu'dan
yeni (bu dem) gelmiştir. Rumeli'de "garip"tir ve henüz Rumeli hakkında
malumatı olmadığından, "sanma ki (burası) Anatolı'dır" diye ikaz
edilmektedir. Şiirin devamında geçen "Fetva bulam mı ki aceb varsam
İbn-i Fenari'ye" mısraından, Kaygusuz'un Anadolu'dan Edirne'ye geliş
tarihinin İbn-i Fenari'ninn şeyhülislamlığı zamanında, yani 1424-1430
yılları arasında olduğunu anlıyoruz. Demek ki 1424-1430 arasında
Rumeli'ye geçen Kaygusuz'un buradaki ilk durağı Edirne'dir."[17]
Görüldüğü gibi, bu şiirin son dizelerinde "Murad Han'ın (1421-1451)" da
adı geçmektedir. Abdurrahman Güzel, aynı sayfalarda Kaygusuz'un, birkaç
şiirinden aldığı dörtlüklerde adı geçen Trakya şehirlerini (Yanbolu,
Filibe, Sofya, Manastır) de aynı tarihler arasında dolaştığını
söylüyor. Daha da önemlisi, Kaygusuz Abdal'ın ölüm tarihi için 1424
yılını post quem alıyor, yani bu tarihten sonra ölmüş olması
gerektiğini söylüyor. Şiirin verilerinden hareketle çizilen tarih
sınırından sonra, Kaygusuz Abdal adı geçen kentleri, kısacası tüm
Trakya'yı dolaşıyor. Öyle ki bugün bile Kaygusuz'un adı, Makedonya'da
bulunan Manastır'da bir mahalle ve çeşme adı olarak yaşamaktadır.
Bölgede Kaygusuz Abdal'ın yüzyıllar boyu unutulmayacak denli etkileyici
olması, onun ömrünün son birkaç yılına sığmış olamaz. Eğer Kaygusuz
Abdal 1341-2'larda doğmuş ise, 1425-30'larda 85 yaşın üzerinde olmalı.
Bu yaşlarda Edirne'ye gelecek şiirlerinde anlattığı gibi, bu yaşta
Tunca ırmağını aşıp Yanbolu'ya varacak, "Filibe'de yiniden bir karı
sevecek onu", "karıdan kaçıp Sofya'ya göçecek" ve sonunda "Manastır'da
bir başacuk (karı) gönülcüğünü alacak" Kaygusuz Abdal'ın. Bunlar olacak
şey değil.
"Edrene şehrinde bugün" şiirinde geçen isimlerden hareketle Abdurrahman
Güzel'in bu açıklamalara girişmesi, görüldüğü gibi havada kalıyor.
Üstelik Abdurrahman Güzel, adı geçen kişi isimlerine kuşkuyla
yaklaşmayı aklına bile getirmeden mantıksal bir kurgusunu hazırlayarak,
tasavvufi simgelere sarılıyor. Şiirin nesnel konusuyla da ilgilenmiyor;
normal erkek yaşamına müdahale ederek, Kaygusuz Abdal'ı erkek kadın
ilişkilerinden, cinsellikten beri alıyor. Sözde bunları mutasavvıf
ozana yakıştıramadığından, tasavvuf konulu başka bir yapıtından mecazi
anlamda bazı sözcükleri anahtar olarak kullanıp, şiirlerin içeriğine
tasavufi simgesel anlamlar yüklüyor; dükkan = vücud, karı=dünya,
pazar=ömür...[18] Bunlar zorlamadan başka birşey değildir. Oysa onun
gerçek simgesel şiirleri, Türk edebiyatında eşi az bulunan
sürrealist-ironik şiirsel öyküleridir, tasavvufi şiirleri değil.
Bize göre Kaygusuz Abdal, "Edrene şehrinde bugün" şiirini 1410-11
yıllarında, 60'lı yaşlarda yazmıştır. Birkaç yıldan beri zaten
Trakya'da Saray kasabasında oturmaktadır. Öbür kentlerin bir kısmını
daha önce gezmiş olmalıdır. O zaman "Fetva bulam mı ki aceb varsam
İbn-i Fenari ‘ ye" ve "Murad Han'a varımadum özümi kurtarımadum"
dizelerindeki kişi adlarının değişmesi gerekmektedir. Çünkü bu yıllarda
hem Fetva hem de Padişahlık makamlarında başkaları oturuyordu. Biz bu
dizelerin aslının "Fetva bulam mı ki aceb varsam'ola Kazasker'e" ve
"Musa Han'a varımadum özümi kurtarımadum" olduğunu düşünüyoruz. Bu şiir
Kaygusuz Abdal'ın "Divan"ında bulunmaktadır. Kaygusuz Abdal'ın günümüze
kadar gelmiş en eski Şiir mecmuasının 1461 tarihli olduğu ve Vasfi
Mahir Kocatürk'ün kendi özel kitaplığında bulunduğu A. Güzel
söylemektedir.[19] Kaygusuz Abdal'ın kendi ya da bir müridinin elinden
çıkmış Divan'ı günümüze ulaşmamıştır. Bizim kanımız odur ki, 1424-1430
yılları arasında Kaygusuz Abdal Divanı'nı istinsah eden (suretini
çıkaran) kişi ya da kişiler isimleri değiştirmişlerdir. Bunu
korktukları için yaptıkları gibi, inanç ve düşünce yönünden karşı
oldukları için de yapmış olabilirler.
Bu şiirdeki ‘Kazasker', Simavnalı Şeyh Bedreddin, Padişah ise Musa
Çelebi'dir. Musa Çelebi, kardeşi Süleyman Çelebi'yi yendikten sonra
1410 yılında Edirne'de padişahlığını ilan etmiş. Daha sonra öbür
kardeşi Mehmed Çelebi'ye karşı yaptığı savaşlarda onu da yenerek
Rumeli'den atmış bulunuyordu. Ancak 1413'te Bizansın yardımı ve
Trakyalı malikâne sahipleri beylerin onu terk etmesi yüzünden Musa
Çelebi kardeşine yenildi ve öldürüldü. Musa Çelebi'nin akıl hocası,
danışmanı, askeri kadı (kazasker) olarak atamış olduğu, dönemin en
büyük hukukçu ve bilginlerinden olan Şeyh Bedreddin idi. Hukukçu Necdet
Kurdakul'un saptamalarına göre Bedreddin, Musa Çelebi'nin Kazaskerlik
önerisini kabul ettikten sonra Camü-ul Fusuleyn'i yazmaya başladı. On
ayda tamamladı. Hukukun özgürlük ve bağımsızlık ilkelerini öne
çıkarıldı. 1410-1413 yılları arasında Musa Çelebi ile birlikte
uygulamaya başladılar bu kuralları.[20] Onun yardımcılığını da
(kethuda-kahya) ise Börklüce Mustafa (Dede Sultan) yapıyordu.
Murad Han şehzadeliği sırasında 1416'dan 1419-20'ye kadar Batı
Anadolu'yu ve tüm Rumeli'yi saran Börklüce-Torlak Kemal-Bedreddin
başkaldırılarının bastırılması için yapılan savaşların hemen hepsinde
bulunmuştu. Padişah olduktan sonra da amcası Mustafa Çelebi ile birkaç
savaş yapmış ve ancak 1423 yılının sonlarına doğru taht rakiplerini
ortadan kaldırarak iç durumu düzeltebilmişti. 12 yaşından beri savaşın
ve şiddetin içinden gelerek tahta oturmuş ve şimdi yirmilerin başında
bulunan Murad Han'ın kulağına, Şeyh Bedreddin ve Musa Çelebi'nin adları
gitmesi, müstensihler (suret çıkaranlar) için ölüm tehlikesi
oluşturabilirdi. Roma İmparatorluğu'nda damnatio memorae (anıların
silinmesi) geleneği vardı. Savaş ve mücadeleyle yönetimi ele geçirip
kendini Caesar-imperator (imparator) ilan eden kişi, kendisinden önceki
imparatorun adını tüm yazıtlardan ve senato belgelerinden sildirir ve
heykellerini kırdırırdı. Bu geleneğin izleri Bizans'ta da yaşamış.
Osmanlı padişahlarının da taht rakiplerini ortadan kaldırdıktan sonra,
yandaşlarına iyi gözle bakmadıkları iyi bilinir. Onları tutan ve
saflarında savaşmış beylerin öldürüldükleri ya da hapislerde
çürüdükleri Mihailoğlu gibi örnekleri vardır...
Bundan dolayıdır ki, şiirdeki isimlerin İbn Fenari ve Murad Han'a
dönüştürülmüş olduğunu düşünmekteyiz. Bizce aynı şekilde, yine
Divan'daki bir şiirin "Bize bin mut piriç dise Murad Han / Dahı on bin
koyun bile yimege...Murad Han'a halvet anlatsa sözi / Kapuda kim bile
veziri söre" dizelerinde geçen Murad Han da aslında Musa Han'dır.
Şiirde, kapıdaki vezire sormadan Musa Han ile yalnız kalmak amacındadır
Kaygusuz Abdal. Ondan, malikânelerdeki beylerin şölenlerinde yenilen
bin mut[21] pirinç ve onbin koyunun, ‘hepimizin olsun hep birlikte
yiyelim' demesini istiyor. Bunları Murad Han'dan istiyemezdi. Çünkü
Kaygusuz Abdal bir Bedreddini propagandacısı idi. Murad Han tahta
çıktığında Kaygusuz Abdal son yaşadığı bölge olan Trakya'dan çoktan
ayrılmış; yetmiş yaşın üzerinde bulunmakta ve Kahire'deki tekkesinin
başındadır. Babasını ve dedesini tanıdığı Mısır hükümdarı Ebul Ferec
oğlu Melik Müeyyed'in (1412-1421) son yıllarına yetişmiş olmalıdır.
Kendisinden 15 yaş kadar küçük olan Şeyh Bedreddin'i,
inanç-felsefi-düşünsel yönden etkilemiş biri olarak, onun
Bedreddini-Börklüce-Torlak hareketinin dışında olması düşünülemez.
Özellikle Kaygusuz Abdal Divanı'ndaki şiirlerinin tümü incelendiğinde
bu düşüncemiz tam açıklığa kavuşacaktır.
8. Kaygusuz Abdal Simgelerle Donatılmış (Sürrealistik) Toplumsal Yergi Şiirlerinde Neler Anlatıyor ve Nasıl Siyaset Yapıyor?
Erişti bad-ı nevruz gülsitane
Gülistan vakti yetti kim uyane
Temamet yeryüzü cünbişe geldi
Behişte benzedi devr-i zemane
Gülistan goncesin açtı donandı
Divane oldu bülbüller divane
Yine simurga haber verdi hüdhüd
Otağın başına konmuş şahane
Güvercin çifti ile ötegeldi
Dudak dudağa verdi canı cane
Kışın humuş olan kuşlar acep kim
Fırak u derd ile geldi lisane
Yine bülbül gülistan arzu kıldı
Tutiye şekker ü baykuş virane
Zihi fasl-lı behar ü revnak-ı gül
Zihi zevk u safa nam ü nişane
Bezendi dağ u sahra nur-ı rahmet
Nihani nesneler geldi iyane
Eğer bildinse hoş Kaygusuz Abdal
Yüzün hak eylegil pir ü cüvane
Görünüşte şiirde, gül bahçesinin gonca güllerle donandığı,
güvercinlerin dudak dudağa seviştiği ve gülün bahar müjdecisi olduğu
vb. söylemler, şiirde doğaya baharın geldiğinin betimlendiği
anlaşılabilir. Ancak Kaygusuz'un, mutlu günleri anlatmak için bunları
simge olarak kullandığı apaçık ortadadır. Çünkü yeryüzünün tamamının
sevince boğulduğu ve zamanın cennet yaşamına benzediği bir dönem
sözkonusu etmektedir. Üçüncü beyitte Kaf dağındaki Simurg'a (Anka
kuşu), hüdhüd kuşunun bir müjdesi var: "Bir padişah (şahane) saltanat
çadırının (otağ) başına konmuştur" Bu nedenle yeryüzü sevinç içinde ve
devir cennete dönüşmüştür. Kaygusuz Abdal, bunu bilir ve durumun
farkındadır; kendi kendisine, gencin ve yaşlının ayak toprağına yüz
sürmesini öneriyor.
Bize göre bu padişah Musa Çelebi ve dönem 1410-1413 yılları arasıdır.
Yani Kazasker Şeyh Bedreddin Mahmud ile Musa Padişah'ın yeni bir
yönetim düzeni getirme çabası içindeki yıllardır. Aşağıdaki iki şiiri
de bu dönem içinde, Edirne'de ya da Saray beldesinde yaşadığı sırada,
bir yandan yönetime yol gösterme, öbür yandan toplumsal haksızlıklara
karşı mücadelesini yaparken yazdığını düşünüyoruz. Rumeli'deki büyük
malikâne sahibi beylerin büyük varsıllıklarını, doymazlıklarını dile
getirmektedir. Onların tatlı, sadece kendilerini düşünen bencil
yaşamlarını gerçeküstü (sürrealist) ögeler kullanarak, ironik
simgelerle güldürü havası içinde anlatmıştır Kaygusuz Abdal:
-Doymak bilmeyenlere gerek olur-*
Koyun bine yeteceğiz sürmeğe de yarağ (gereksinim) olur
Beş yüzünü satıcağız harçlanmaya gerek olur
Berkdir erenler barusu bine sayılır birisi
Ell'iki teke derisi papucuma yorağ (yama) olur
Bin batmandan olsa kazan ustager değil mi düzen
Hayranlık esince cana bengilik de gerek olur
On iki kazan aşıyı yigirmi dokuz başıyı
|
|